23 Mart 2013 Cumartesi
ÖMER NASUHİ BİLMEN KİMDİR ?
Ömer Nasuhi Bilmen kimdir Ömer Nasuhi Bilmen Hakkinda ( 1883)- (12.10.1971)
1883'te Erzurum'un Salasar köyünde doğdu. Babası Hacı Ahmet Efendi, annesi Muhibe Hanım'dır.Küçük yaştayken babasının vefat etmesi üzerine, Erzurum Ahmediyye Medresesi müderrisi ve nakibüleşraf kaymakamı olan amcası Abdürrezzak İlmi Efendi'nin himayesine girdi. Amcasının ve Erzurum müftüsü Narmanlı Hüseyin Efendi'nin rahle-i tedrisinden geçti.
İki hocası da yakın aralıklarla ölünce, 1908'de İstanbul'a giderek derslerine devam ettiği Fatih dersiamlarından Tokatlı Şakir Efendi'den icazet aldı. Ders Vekaleti'nce açılan imtihanı kazanarak 1912'de dersiâmlık şehadetnâmesi aldı. Bu arada okumakta olduğu Medresetü'l kudat'ı da bitirdi. 1912 yılının eylül ayında Bayezid Medresesi dersiâmı olarak göreve başladı.1913'te Fetvâhâne-i Ali müsevvid mülazımlığına tayin edildi. Bir yıl sonra başmülazımlığa terfi edildi.1915'te Heyet-i Te'lifFiyye üyesi oldu, 1922'de bu dairenin kaldırılması üzerine dersiâmlığa devam etti.
1943'te İstanbul müftülüğüne getirildi.30 Haziran 1960 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti'nin beşinci Diyanet İşleri Başkanı olarak atandı ve daha bir yılını bile doldurmadan emekliye ayrıldı.On ay gibi kısa bir sürede görevinden ayrılmasının nedeni, dönemin yöneticilerinin Türkçe ezan ve daha bir çok konuda Diyanet İşleri Başkanlığı'nı politik amaçlarına alet etmek istemesiydi.
Ömer Nasuhi Bilmen de, selefleri gibi dini meseleler konusunda asla taviz vermeyen bir yapıya sahipti. Nitekim, 1960'lı yıllarda dinde reform gerekliliğini savunan ve bunun için çabalayanlara: "Bozulmayan bir dinde reform mu olur" diyor ve İslam'ın ortaya koyduğu iman, ahlak ve hukuk ilkelerinin orjinalliğini, evrenselliğini kendinden beklenen liyakat ve cesaretle savunuyordu.
Uzun memuriyet hayatı boyunca öğretmenlik hizmetinde de bulunan Ömer Nasuhi Bilmen, Darüşşafaka Lisesi'nde yirmi yıla yakın bir süre ahlak ve yurttaşlık dersi okuttu. İstanbul İmam Hatip Okulu'nda ve Yüksek İslam Enstitüsü'nde usul-i fıkıh ve kelam dersleri verdi. Hayatının sonuna kadar ilmi çalışmalarını sürdürdü ve sekiz ciltlik tefsirini emekli olduktan sonra yazdı.
12 Ekim 1971'de İstanbul'da vefat eden Ömer Nasuhi Bilmen Edirnekapı Sakızağacı Şehitliğine defnedildi.
Ömer Nasuhi Bilmen, İstanbul müftülüğüne tayin edildiği tarihten itibaren vefat edinceye kadar gerek ilmi ve ahlaki otoritesi, gerekse sâmimi dindarlığı ve tevazuu ile dini konularda ülke insanının başlıca güven kaynağı olmuştu. Ehl-i sünnet mezhebini şahsında tam bir liyakatla temsil ettiği için herkesin sevgi ve saygısını kazanmıştı. Bunda şüphesiz, yaşadığı sürece aktif politikanın dışında kalmasının da önemli bir rolü vardır. Arapça ve Farsça'yı da çok iyi bilen, Türkçe ile birlikte üç dilde şiir yazabilen Ömer Nasuhi Bilmen, bir ara Fransızca'ya da merak sarınış ve bu dili de tercüme yapabilecek kadar öğrenmişti. Kendisi Erzurum ağzı ile konuştuğu halde eserlerinde kullandığı üslup ağdalı fakat mükemmel denebilecek kadar sağlamdır. Gençliğinde yazdığı Türkçe ve Farsça şiirlerinde de duygu, düşünce ve ölçü açısından oldukça başarılıdır.Hayatının büyük bir kısmını telifle geçiren ve temel islami ilimler alanında çok sayıda eser verdi.
ESERLERİ
*Latin harflerinin kabulünden sonra Türkiye'de İslam hukuku alanında kaleme alınmış ilk ve en muhtevalı eser olan ve o dönemde akademik çevrelerde büyük yankı uyandıran Hukuk-ı Islamiyye ve Islahat-ı Fıkhıyye Kâmûsu; mezhepler arası mukayeseli sistematik bir İslam hukuku kitabıdır.
*Onun Türkiye çapında tanınmasını sağlayan diğer önemli bir eseri de, Büyük İslam İlmihali'dir.
Diğer eserleri;
Kur'an-ı Kerim'in Türkçe Meali Alisi
Kur'an-ı Kerim'in Türkçe Tefsiri,
Büyük Tefsir Tarihi,
Kur'an-ı Kerim'den Dersler ve Öğütler,
Sure-i Fethin Türkçe Tefsiri
İ'tilâ-yı İslam ile İstanbul Tarihçesi,
Hikmet Goncaları,
Muvazzah-ı İlm-i Kelâm,
Mülahhas İlm-i Tevhid
Akaid-i-İslamiye,
Yüksek islam Ahlakı,
Dini Bilgiler'dir.
Ömer Nasuhi Bilmen'in ayrıca gençlik
yıllarında Farsça olarak yazıp Türkçe'ye
çevirdiği Nüzhetü'l ervah adlı bir divançesiyle,
İki Şükûfe- i Taaşşuk adlı bir de ,romanı vardır.
18 Mart 2013 Pazartesi
ENFUS NE DEMEKTİR ?
ENFÛS
Nefisler, ruhlar, canlar, yasayanlar. Nefsin çoğulu; enfûs ve nüfûs.
nsanın iç dünyası, psikolojik yapısı, ruh âlemi.
Mâbi'l enfûs: Nefislerde olan enfûs, sübjektif demektir.
Nefislerde olan fikirler, kavramlar, zanlardır.
Allah, insana nefsinde olanı değiştirme yetkisi verdi. Zaten emâneti insan yüklendi (el-Ahzâb, 33/72).
İnsan çok zâlim (bu emânetin gereğini yapmadı), sok câhil (öğrenmek istemedi, cehâlete daldı) diye anlatılır.
"Nefsini arındıran kurtulmuştur; azdıransa ziyandadır" (eş-şems, 91/10).
"Andolsun nefse ve onu düzenleyene ki, nefse fücûrunu da, takvâsını da ilham etmiştir" (eş-şems, 91/7-8).
"Onlar, nefislerinde olanı değiştirmedikçe, Allah, bir kavmin durumunu değiştirmez " (er-Ra 'd, 1 3/ 11) .
"Nefislerinizde olanı gözlemiyor musunuz?" (ez-Zâriyât, 51/21).
''Onlara ayetlerimizi âfâkta (evrende) ve enfûste (nefiste) göstereceğiz. Tâ ki Kur'an'ın hak olduğu onlar için açıklığa kavuşsun '' (Fussilet, 41/43).
Allah'ın âyetleri, hem kitapta, hem de âfak/enfûstedir. Enfûs'teki âyetleri yalanlamak kolay değildir.
Bu ayetler, "kitap ayetleri"nin gerçek olduğunu gösterme gücüne sahiptir. Onların gerçek olduklarına tanıklık ederler. Yeryüzünde dolaşıp da, âfâktaki ve kendi isinde enfûsteki âyetleri görebilen bir insanın hidâyete erişmemesi için, kalp gözünün kapanmış olması gerekir. Onlar ise hevâlarına uyanlardır (er-Rum, 30/25), dolayısıyla Allah da kalplerini mühürlemiştir (Muhammed, 47/16). Onlar, karanlıklar içindedirler ve azâbı haketmişlerdir (el-Hadîd, 57/9).
Mücâhid, Taberî ve Beydâvî gibi müfessirler, enfûsü, Mekke'nin fethi şeklinde tefsir etmişlerdir. Atâ b. Ebı Rebah âfâkı "dış dünyada mevcut olan bütün varlıklar" şeklinde tarif etmiştir. Âlemdeki maddî görünen şeyler, âfâkı âyetleri; insanın iç dünyası ile ilgili şeyler enfûsı ayetleri teşkil eder.
Mücâhid, Hasan el-Basri "enfûslerinde göstereceğiz " lâfzını, Bedir olayı; Mekke'nin fethi; Allahu Teâlâ'nın Muhammed ve ashâbına yardımı ve bâtıl taraftarlarını yalnız bıraktığı; insanın mürekkep olduğu şeyler, insandaki maddeler, karışımlar ve garip durumlar, hey'etler; teşrih ilmi ya da insanın yaratılışında bulunan birbirine zıt güzellik-çirkinlik vb. haller; insanın kendi güç, kuvvet ve kabiliyetleriyle üstesinden gelemeyeceği şeyler altında kendi bedeninde tasarrufta bulunması, sakınması ve onları yenememesi şeklinde izah ederler.
Tasavvufî tefsirlerde, ayetlerin âfâk ve enfûste gösterilmesi "ölüm" şeklinde tefsir edilmiştir. Ölüm, genel ve özel olarak ikiye ayrılır. Tabii ölüm; nefislerin, şehvetlerin ölümüdür. Özel ölüm; hak gözüyle bakmak, kâinattan geçip hakka bakmak, bütün sıfatların bir tek sıfat olması ve sırf hakkı görmek, kulun halden hâle geçerek, eşyayı hak ile kâim görmesi, eşyayı hakta fâni görmesi.
Tasavvuf düşüncesine göre insanı kuşatan dış dünya büyük, (âlem-i kübrâ, makro kozmos); insanın kuşattığı dünya, enfüs küçük âlemdir (âlem-i asgar, mikro kozmos). İnsan ve iç dünyası, büyük âlemin küçültülmüş bir örneğidir. Bu nedenle dış dünyada varolan her şeyin insanda da bir karşılığı vardır. Sözgelimi insanın gövdesi yeryüzünün, ruhu gökyüzünün, kalbi dağların ve cennetin, kalbindeki bilgiler cennetteki meyvelerin, kalbe gelen feyz ve ilham yağmurların, nefs karaların karşılığıdır. Dolayısıyla Allah'ın dış dünyadakiayetleri, aynen insanın iç dünyasında da bulunmaktadır. Fakat dış dünyadaki ayetler akıl ve tecrübe yoluyla kavranırken enfûsteki ayetleri lûb ya da basiret denilen akıl-üstü güçle kavranır. Basiret Allah'tan kaynaklanan bir güçtür ve dış dünyayı görmeyi sağlayan gözün (basar) enfûsteki karşılığıdır. Enfûsteki ayetleri basîret yoluyla kavrayan insan, Allah hakkında kesin, yakın bilgiye ulaşır.
Enfûs ve âfâk hakkındaki bu temel yaklaşımlar mutasavvıfları, Kur'an'ın dış (lâfzı, zâhirî) anlamı yanında enfûsî (iç, bâtın) anlamlarını araştırmaya, Kur'an'da geçen kıssaları insanın iç dünyasına tatbik etmeye götürmüştür. İç anlamları araştırma ve tatbik yoluyla tefsir, İbn Arabî, Kâşânî ve Simnânî gibi mutasavvıflarca zirveye ulaştırılır. Bu tefsir yöntemine göre sözgelimi Hz. Musa kıssasında geçen "na'leyn" (iki ayakkabı) iki dünyayı simgeler. Dolayısıyla "iki ayakkabını çıkar" buyruğu iki dünyayı da bir yana atarak ilim ve irfana ulaşmayı emretmektedir. Yûsuf kıssasında da Hz. Yûsuf yetenekli kalbi; babası Hz. Yâkub aklı; kardeşleri de iç ve dış duyuları (havas-ı zâhire ve bâtına), temsil eder.
Ahmed ÖZALP
16 Mart 2013 Cumartesi
15 Mart 2013 Cuma
14 Mart 2013 Perşembe
BESMELE
Besmelenin Fazileti
Saliha bir kadının, münafık ve cahil bir kocası vardı. Bu kadın " Bismillahirrahmanirrahim " diye besmele çekmeden, hiçbir işine başlamazdı. Kocası,onun bu haline kızar, kadıncağıza yapmadığı eziyeti bırakmazdı. O saliha kadın ise, kocasının eza ve cefalarına sabreder ve onun doğru yola gelmesi için Allah'a dua ederdi.
Birgün,kadının kocası iyice öfkelenmişti..Karısına yapacağı eziyet ve kötülük için bir bahane arıyor ve kendi kendine :
"Şuna bir oyun çevireyimde görsün; bakalım onu rezil olmaktan kim kurtaracak ? " diye söylenip duruyordu. Başkalarına açıkça söyleyemediği inkarcılığı,artık bütün çirkinliğiyle,içinde dolup taşmıştı.
Hanımını çağırdı,ona bir kese altın vererek :
- Bunu iyi sakla !!! diye tenbih etti. Kadında kocasının emri üzerine hemen gitti,besmeleyi çekerek keseyi iyice sakladı. Bu arada kocasıda onu gizlice takip ediyordu. Sonra karısının haberi olmadan keseyi, karısının sakladığı yerden aldı. İçindeki altınları boşaltarak, keseyi derin bir kuyuya attı. Aradan çok geçmeden karısını çağırdı ve :
- Sana verdiğim bir kese altını hemen getir. dedi.
Kadın koştu ; keseyi sakladığı yere,
" Bismillahirrahmanirrahim " diyerek elini uzattı.
Tam o anda, Allahu Tealanın emriyle, kese kadının sakladığı yerde içindeki altınlarla beraber aynen duruyordu. Islanan keseden suları damlıyordu. Kadın kesenin neden ıslak olduğunu anlayamadı ve keseyi kocasına getirdi. Adam içi altınla dolu keseyi görünce çok şaşırdı ve karısının söylediklerinin ne kadar doğru olduğunu anladı.
Sonra karısına ;
- Sana çok zulmettim,çok canını yaktım,beni affet. diye yalvarmaya başladı. Allah'a tevbe ve istiğfar etti. İbadetlerine bağlı bir insan oldu. O günden sonra dua ve yakarışlarında hep şöyle derdi ;
- Ya Rabbi ! Bana dünyam ve ahiretim için hayırlı, Saliha bir kadını eş olarak verdiğin için,sana hakkıyle şükretmekten acizdim,beni affet Alah'ım...
O saliha kadın ise ;
- Ya Rabbi ! Sana şükürler olsun ki,duamı kabul edip kocamı salihlerden eyledin,diye dua ediyordu.
Bu hikayeden alınacak ibretler ve çıkarılacak hikmetler çoktur.Büyükler demişlerki ; " Sabrın kendisi acıdır,lakin meyvesi tatlıdır."
12 Mart 2013 Salı
ALLAH (C.C.) NEDEN BİZ DİYOR
Niçin Allah (c.c.) kendisinden bahsederken “BEN” yerine “BİZ” kelimesini kullanıyor.?
Önce genel durumu değerlendirmek için Türk Dil Kurumunun hazırladığı “Türkçe Sözlük” kitabına bakalım: “Biz: 1- Çoğul birinci kişi zamiri 2-(Resmi konuşmada) bazen tekil birinci kişi zamiri (Ben) yerine “Biz” kullanılır...3- (Bazı yazarlar için) “Ben” zamirinin yerine “Biz” kullanılır. (Türkçe Sözlük, Türk Dil Kurumu, 1988)
Her lisanda olduğu gibi, Arapça’da da Türkçe’de de, bilhassa resmi konuşmalarda saygı ifadesi olarak konuşan kimse karşısındakine “Sen” yerine “Siz” kelimesini kullanır. Meselâ bir memur, müdürüne “sen böyle söylemiştin” demez. Ancak “Siz böyle söylemiştiniz” der. Halbuki müdür bir tek kişidir. Bu bir saygı ifadesidir.
Bunun gibi bilhassa yazılı ifadelerde “Ben daha önce böyle yazmıştım.” veya “Ben böyle izah etmiştim” denmez; “Biz böyle yazmıştık”, “Biz böyle ifade etmiştik” denir ki, bu ifade daha şık ve daha uygun kabul edilmiştir. Kendim de, bu kitapta “Ben” yerine “Biz” ifadesini kullanıyorum.
Kur’ân-ı Kerimdeki “Biz” ifadesine gelince: Allah’ın (c.c.) kullandığı “Biz” kelimesinin çoklukla hiçbir ilgisi yoktur. Baştan sonuna kadar, yazılışı Arap şair ve ediplerine, pes dedirten bir mucize olan Kur’ân’ın; elbette ki ifade şekli büyük bir mucizedir. Ve “Biz” kelimesi Allah’ın (c.c.) zatına saygı ifadesidir. Bir çok âyette “Biz” kelimesi kullanıldığı gibi, yine birçok âyette de Allah (c.c.) bir tek olduğunu, eşinin ortağının bulunmadığını pekiştirmek için bir âyette defalarca “Ben” kelimesini tekrarlamaktadır. İşte birkaç örnek:
Her lisanda olduğu gibi, Arapça’da da Türkçe’de de, bilhassa resmi konuşmalarda saygı ifadesi olarak konuşan kimse karşısındakine “Sen” yerine “Siz” kelimesini kullanır. Meselâ bir memur, müdürüne “sen böyle söylemiştin” demez. Ancak “Siz böyle söylemiştiniz” der. Halbuki müdür bir tek kişidir. Bu bir saygı ifadesidir.
Bunun gibi bilhassa yazılı ifadelerde “Ben daha önce böyle yazmıştım.” veya “Ben böyle izah etmiştim” denmez; “Biz böyle yazmıştık”, “Biz böyle ifade etmiştik” denir ki, bu ifade daha şık ve daha uygun kabul edilmiştir. Kendim de, bu kitapta “Ben” yerine “Biz” ifadesini kullanıyorum.
Kur’ân-ı Kerimdeki “Biz” ifadesine gelince: Allah’ın (c.c.) kullandığı “Biz” kelimesinin çoklukla hiçbir ilgisi yoktur. Baştan sonuna kadar, yazılışı Arap şair ve ediplerine, pes dedirten bir mucize olan Kur’ân’ın; elbette ki ifade şekli büyük bir mucizedir. Ve “Biz” kelimesi Allah’ın (c.c.) zatına saygı ifadesidir. Bir çok âyette “Biz” kelimesi kullanıldığı gibi, yine birçok âyette de Allah (c.c.) bir tek olduğunu, eşinin ortağının bulunmadığını pekiştirmek için bir âyette defalarca “Ben” kelimesini tekrarlamaktadır. İşte birkaç örnek:
Önce “biz” şeklinde hitab eden âyetleri okuyalım:
“Biz yeryüzünü bir döşek yapmadık mı? Dağları da birer kazık. Sizi çifter çifter yarattık. Uykunuzu bir dinlenme kıldık.” (Nebe Sûresi âyet: 6-9)
“Geceyi bir örtü yaptık. Gündüzü de çalışıp kazanma zamanı kıldık. Üstünüzde yedi kat sağlam göğü bina ettik. (Orada) alev alev yanan bir kandil yarattık.” (Nebe Sûresi âyet: 10-13)
“Sıkışan bulutlardan şarıl şarıl akan sular indirdik. Size tohumlar, bitkiler,yetiştirmek için Ve ağaçları(birbirine) sarmaş dolaş bahçeler” (Nebe Sûresi âyet: 14-16)
“Bizim âyetlerimizi yalanladıkça yalanlamışlardı. Biz ise her şeyi bir kitapta sayıp yazmışızdır. Tadın! Bundan sonra yalnızca azabınızı arttıracağız” (Nebe Sûresi âyet: 28-30)
“Biz onu (Kur'an'ı) Kadir gecesinde indirdik.” (Kadir Sûresi âyet: 1)
“(Resûlüm!) Kuşkusuz biz sana Kevser'i verdik. Şimdi sen Rabbine kulluk et ve kurban kes.” (Kevser Sûresi âyet: 1-2)
Şimdi de “ben” diye hitab eden âyetleri okuyalım:
“Oraya vardığında kendisine (tarafımızdan): Ey Musa! diye seslenildi:”(Tâhâ sûresi âyet : 11)
“Muhakkak ki ben, evet ben, senin Rabbin’im! Hemen pabuçlarını çıkar! Çünkü sen kutsal vâdi Tuvâ'dasın!”(Tâhâ sûresi âyet : 12)
“Ben seni seçtim. Şimdi vahyedilene kulak ver.”(Tâhâ sûresi âyet : 13)
“Muhakkak ki “Ben, yalnızca ben Allah'ım. Benden başka ilâh yoktur. Bana kulluk et; beni anmak için namaz kıl”(Tâhâ sûresi âyet : 14)
“De ki: O, Allah birdir. Allah Sameddir. O, doğurmamış ve doğmamıştır. Onun hiçbir dengi yoktur.”(İhlas sûresi âyet : 1-4)
“(Rabbimiz!) Ancak sana kulluk eder ve yalnız senden yardım isteriz” (Fatiha sûresi âyet: 5)
Her gün beş vakit namazın her rekâtında okuduğumuz Fatiha sûresinde gördüğünüz gibi Allah’a “İyyake na’büdü ve iyyake nestain” yani “Yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım bekleriz.”şeklinde hitab etmemiz Allah’ın emridir. Bu da elbette ki Allah’ın bir tek olduğunun ifadesidir. Tâha sûresinin 11 nci âyetinde; “Ey Musa” diye seslenildikten sonra; 12 nci âyet şöyle başlıyor: “Ben, (evet) Ben senin Rabbinim”; 13 ncü âyette “Ben seni seçtim vahyolunanı dinle”; 14 ncü âyette “Muhakkak Ben (evet) Ben Allah’ım, Benden başka İlâh yoktur. (Yalnız) Bana kulluk et ve Beni anmak için namaz kıl.”
Görüldüğü gibi yukarıda geçen yalnız dört âyette sekiz defa “Ben” kelimesi kullanılmış; bir tek olduğu iyice pekiştirilmiştir. Bazı yerde geçen “Biz” kelimesi söylediğimiz gibi zatına saygı ifadesidir. İlâhlar yoktur. İhlas (Kul hûvallah) sûresinde bildirildiği gibi “O Allah bir tektir. Doğurmamış ve (başkası tarafından) doğurulma¬mıştır. O hiçbir şeye muhtaç değildir. Her şey O’na muhtaçtır. Hiçbir şey O’nun dengi olamaz.” (İhlas sûresi âyet: 1-4) Evet O (Allah), bir tektir.
İKİ MELEK
İki Meleğin Haline Gülüyorum
Bir gün Resulullah (s.a.v) gülümseyerek göğe bakıyordu, bir adam Hazretin gülmesinin sebebini sorunca, Resulullah (s.a.v) şöyle buyurdular: “Evet göğe bakıyordum, iki meleğin hali beni güldürdü, onlar kendi yerinde ibadetle meşgul olan mümin bir kulun gece gündüz yaptığı ibadetlerinin mükafatını yazmaları için yeryüzüne indiler, fakat onu, hasta olduğundan dolayı ibadetgahında bulamayınca, göğe çıkıp, Hak Teala’ya şöyle arz ettiler: “Ey Rabbimiz! Biz o mümin kulun ibadetini yazmak için her zamanki gibi onun ibadetgahına gittik, fakat onu orada bulamadık, hastalık yatağına düşmüştü.”
Allah Teala, o meleklere cevabında şöyle buyurdu: “O mümin kul, hastalık yatağında olduğu sürece, her gün ibadetgahında olduğu zaman ona yazdığınız her günün sevabı miktarınca ona sevap yazın. Hastalık yatağında olduğu müddetçe onun hayır amellerinin mükafatı bana aittir; onun mükafatını ben vereceğim.”
11 Mart 2013 Pazartesi
NAMAZIN ÖNEMİ
NAMAZIN ÖNEMİ
Namazı doğru kılanın, ağaçtan yaprakların döküldüğü gibi günahları dökülür.) [İ.Ahmed]
Allah buyuruyor ki, "söz veriyorum ki, namazlarını vaktinde, doğru olarak kılana, azab etmem, onu sorgu-suâle çekmeden Cennete koyarım" [Hakim]
Her peygamberin ümmetine son nefeste vasıyeti namazdır.
Namaz, çok önemli bir ibâdet olduğu için, namaz kılmıyanın imanla ölmesi çok zayıf bir ihtimaldir. Namaz kılmıyanın kalbi kararır, diğer günahları işlemekten çekinmez.
Tadil-i erkana riayet etmek vaciptir. Namazın vaciplerinden biri bilerek terkedilirse, o namazı tekrar kılmak vacip olur. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
Hırsızların en büyüğü, namazından çalandır. Yani namazın erkanına riayet etmez, rükû ve secdelerini hakkıyle yerine getirmez.
Herkesin namazında, kalbin hazır olduğu kısımlar yazılır. Kalbin hazır olmadığı namaza, Allahü teâlâ nazar etmez.
Münafıklara en ağır gelen namaz, yatsı ile sabah namazını cemaatle kılmaktır. Bunlardaki ecri bilen, sürünerek de olsa, cemaate gelir.[Buharî]
Hadîs-i şerîfte, “Bir namazı, özürsüz olarak vaktinden sonra kılan, seksen hukbe Cehennemde yanacaktır” buyuruldu. Bir hukbe seksen senedir. Her senesi üçyüzaltmış gündür. Her günü, seksen dünya senesidir.
Dünyada olan altı azap:
1- Namaz kılmayanın ömründe bereket olmaz.
2- Allahü teâlânın sevdiği kimselerin güzelliği, sevimliliği kendine kalmaz.
3- Hiçbir iyiliğine sevap verilmez.
4- Duâları kabûl olmaz.
5- Onu kimse sevmez.
6- Müslümanların birbirlerine yaptıkları iyi duâlarının buna fâidesi olmaz.
Ölürken çekeceği azaplar:
1- Zelîl, kötü, çirkin can verir.
2- Aç olarak ölür.
3- Çok su içse de, susuzluk acısı ile ölür.
Mezarda çekeceği acılar:
1- Kabir onu sıkar. Kemikleri birbirine geçer.
2- Kabri Cehennem ateşi ile doldurulur. Gece, gündüz onu yakar. Cehennem ateşi dünya ateşine benzemez.
3- Allahü teâlâ, kabrine çok büyük yılan gönderir. Dünya yılanlarına benzemez. Hergün, her namaz vaktinde onu sokar. Bir an bırakmaz.
Kıyâmette çekeceği azaplar:
1- Cehenneme sürükleyen azap melekleri yanından ayrılmaz.
2- Allahü teâlâ, onu kızgın olarak karşılar.
3- Hesâbı çok çetin olup, Cehenneme atılır
HZ. ALİ'NİN BÜYÜKLÜĞÜ
Birgün ashab Peygamberimiz (s.a.v)'den Hz. Ali'yi niçin çok sevdiğini sordu. Hz Peygamber o anda mecliste bulunmayan Hz. Ali'yi çağırmaya adam gönderdi ve orada bulananlara sordu:
- Birisine iyilik etseniz, o da size kötülük etse ne yapardınız? Cevap verdiler:
- Yine iyilik ederiz.
- Yine kötülük yapsa?
- Biz yine iyilik ederiz?
- Yine kötülük yapsa?
Ashab cevab vermedi, başlarını öne eğdiler. Bunun anlamı kötülüğe kötülükle mukabele etmesek bile iyilik yapmaya devam etmeyiz, demekti.
Bu sırada Hz. Ali o meclise geldi. Rasulullah Hz. Ali'ye sordu:
- Ya Ali, iyilik ettiğin biri sana kötülük etse ne yapardın?
- Yine iyilik ederdim.
- Yine kötülük yapsa?
- Yine iyilik yapardım.
Hz. Peygamber soruyu tam yedi defa tekrarladı. Hz. Ali yedi defasında da "yine iyilik ederdim" diye cevap verdi. Ashab,
- Ya Rasulallah, Ali'yi çok sevmenizin sebebini şimdi anladık, dediler.
PEYGAMBERİMİZDEN DUALAR
1) Allah’ım! Sapıklığa düşmekten veya düşürülmekten, ayağımın kaymasından veya kaydırılmasından, zulmetmekten veya zulme uğramaktan, cehalete düşmekten veya cahil bırakılmaktan sana sığınırım.
Tirmîzî (3/152) ; İbni Mâce (2/336)
2) Allah’ım! Doğu ve batının arasını uzaklaştırdığın gibi beni de günahlarımdan uzaklaştır. Allah’ım! Beyaz elbisenin kirden temizlendiği gibi, beni de günahlarımdan temizle. Allah’ım! Beni günahlarımdan kar, su ve dolu ile temizle.
Tirmîzî (3/152) ; İbni Mâce (2/336)
2) Allah’ım! Doğu ve batının arasını uzaklaştırdığın gibi beni de günahlarımdan uzaklaştır. Allah’ım! Beyaz elbisenin kirden temizlendiği gibi, beni de günahlarımdan temizle. Allah’ım! Beni günahlarımdan kar, su ve dolu ile temizle.
Buharî (1/181) ; Müslim (1/419)
3) Rabbimiz olan Allah'ım! Sana hamdederek seni tüm noksanlıklardan tenzih ederim. Allah'ım! Beni bağışla.
Buharî (1/99) ; Müslim (1/350)
4) Allah'ım! Günahlarımın hepsini, küçüğünü ve büyüğünü, ilkini ve sonunu, gizlisini ve aşikârını bağışla.
Müslim (1/350)
5) Allah'ım! Gazabından rızana, cezalandırmandan affına, senden yine sana sığınırım. Sana olan övgüleri sayamam. Sen, kendini övdüğün gibisin.
Müslim(1/532)
Derviş ve para
|
|
Padişahın biri, adamlarından birine bir miktar para verip şehir içindeki dervişlere dağıtmasını söyledi. Adamcağız bir çok dervişin yanına gidip geldi ve ancak parayı olduğu gibi geri getirip padişaha iade etti.
Padişah, (Niçin dağıtmadın?) diye sordu. Adam, (Padişahım verecek derviş bulamadım) dedi. Padişah, (Nasıl olur, şehirde yüzlerce derviş vardır) deyince adam, (Efendim, dervişler para kabul etmiyorlar. Para alanlar ise zaten derviş değil ki) diye cevap verdi. |
10 Mart 2013 Pazar
CENNET VE ANNE
CENNET, ANNELERİN AYAKLARI ALTINDADIR.
(HADİSİ ŞERİF)
Bir gün Hz. Peygamber’e (asm) birisi gelir ve:
"Ya Resulullah! Bir genç ölmek üzere. Ona ölürken ‘La ilahe illallah...’ sözü telkin edildi. Ama bunu söylemedi." der. Resulullah (asm):
“Namaz kılıyor muydu?” diye sorar. Adam:
“Evet, diye cevap verince Resulullah (asm) ile birlikte kalkarak o gencin yanına giderler. Hz. Peygamber (asm) ölmek üzere olan delikanlıya”:
“La ilahe illallah de, diye telkinde bulunur.” O da:
“Söyleyemiyorum, gücüm yetmiyor." der. Hz. Peygamber (asm):
“Niçin?" diye sorunca, orada bulunanlardan birisi:
“Annesine isyan ediyordu” diye cevap verir. O zaman Hz. Peygamber (asm):
“Annesi yaşıyor mu?” diye sorar.
“Evet!" derler. Ve çağırırlar. Kadın gelince Hz. Peygamber (asm) ile kadın arasında şu konuşma geçer:
“Bu senin oğlun mu?”
“Evet.”
“Kızgın alevlerle yanan kocaman bir ateş gördüğünde sana:
“Eğer oğlunu sen bağışlarsan biz de bırakırız, yoksa onu gördüğün bu ateşe atacağız denilse bağışlamaz mısın?”
“Ya Resulullah! Öyleyse onu affediyorum.”
“Ondan razı olduğuna dair Allah'ı ve beni şahit tut.”
“Allah’ım! Sen ve Peygamberim şahidimsiniz, oğlumdan razıyım” dedi.
Hz. Peygamber (asm) bu konuşmadan sonra delikanlıya dönerek:
“Ey Delikanlı ‘La ilahe illallahü vahdehü la şerike leh ve Eşhedü enne
Muhammeden Abdühü ve Rasülühü’ de, diye telkinde bulunur ve delikanlı bu kez söyleyebilir.” Bunun üzerine Resulullah (asm):
“Şefaatim sebebiyle onu ateşten kurtaran Allah'a hamd olsun, der.” (Taberânî, Ahmed)
Tövbeye Devam
Ebû Muhammed Mervezî (rah) şöyle der:
“Şeytan, işlediği şu beş şeyden dolayı bedbaht olmuştur:
• Günahını itiraf etmedi.
• İşlediği günaha pişman olmadı.
• Kendini kınamadı, ayıplamadı.
• Hemen tevbeye yönelmedi.
• Allah Teâlâ’nın rahmetinden ümidini kesti.
Adem (a.s) ise şu beş özelliğinden dolayı saadet ehlinden olmuştur:
• Hatasını itiraf etti.
• Yaptığı hatadan dolayı pişmanlık duydu.
• Nefsini kınayıp, ayıpladı.
• Vakit kaybetmeden hemen Allah Teâlâ’ya tevbe etti.
• Allah Teâlâ’nın rahmetinden ümidini kesmedi.
Kaynak: İmam Şa‘rânî, Tenbîhü’l-Mügterrîn
Namaz Kılmanın Bereketi
Namaz Kılmanın Bereketi | |
| Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
(İçki içmek büyük günahtır, içki içen namaz kılmamalı) deniyor. Bu yanlıştır. Namaz ayrı içki ayrıdır. Çok büyük günahlar işlense de, namazı asla ihmal etmemelidir. Âlimlerimiz, (Namazın bereketiyle, diğer günahların bırakılması kolay olur) buyuruyorlar.
Salih bir zatın pazarcılık yapan komşusu, işten eve gelince çilingir sofrasını kurarak her gece gürültü yapar. Salih zat, komşusunun gürültüsünden rahatsız olduğu için, başka bir eve taşınır, bir kaç gün sonra da bu komşunun vefat etmesi üzerine tekrar eski evine taşınır. Bir gün kapı çalınır, kapıyı açıp bakar ki boyu, gökyüzüne kadar uzanan bir adam. Ne istediğini sorunca, adam der ki: — Kazmayı al benimle gel! — Sen kimsin, beni nereye götüreceksin, bana ne yapacaksın? — Sus, kazmayı al benimle gel! Kazmayı alır beraber giderler, mezarlığa gelirler. Bir mezarı göstererek, burayı kaz der. Mübarek zat gösterilen mezarı kazar, dur der, bir tuğla çıkarmasını söyler ve bir tuğla çıkartır, tuğlayı çıkardığın delikten mezarın içine bak der, bakar ki, komşusu Cennette ve üstelik tahtta oturuyor, tahtı da var. Mübarek zat şaşırır, bu benim vefat eden komşum der. Bu nasıl olur? Peki, ben nerede hata yaptım? der. O zat da der ki: — Vefat eden komşun her günahı işlerdi; fakat namazını hiç bırakmazdı ve namazın arkasından da şöyle dua ederdi: "Ya Rabbi biliyorum günahım çok; fakat Peygamber efendimizi, Ehl-i beytini, aralarındaki savaşlar ne sebeple olursa olsun, Eshab-ı Kiramı ve onların yolunda olanları seviyorum, onların hatırına günahlarımı affet, bana Cennetini ihsan et" diye dua ederdi. Namazlarını ve bu duayı hiç bırakmazdı. Bu hasleti onun kurtulmasına sebep oldu. | |
Hz Süleyman ve Azrail
Hz. Süleyman'ın sarayına kuşluk vakti saf bir adam telaşla girer. Nöbetçilere, hayati bir mesele için Hz. Süleyman'la görüşeceğini söyler ve hemen huzura alınır. Hz. Süleyman (a.s) benzi sararmış, korkudan titreyen adama sorar:
- Hayrola ne var? Neden böyle korku içindesin? Derdin nedir? Söyle bana...
Adam telaş içinde:
- Bu sabah karşıma Azrail (a.s) çıktı. Bana hışımla baktı ve hemen uzaklaştı. Anladım ki, benim canımı almaya kararlı..
- Peki ne yapmamı istiyorsun?"
Adam yalvarır:
- Ey canlar koruyucusu, mazlumlar sığınağı Süleyman! Sen her şeye muktedirsin. Kurt, kuş, dağ, taş senin emrinde. Rüzgarına emret de beni buradan ta Hindistan'a iletsin. O zaman Azrail (a.s) belki beni bulamaz. Böylece canımı kurtarmış olurum. Medet senden!
Hz. Süleyman, adamın haline acır. Rüzgarı çağırır ve:
- Bu adamı hemen al. Hindistan'a bırak!" emrini verir. Rüzgar bu... Bir eser, bir kükrer. Adamı alır ve bir anda Hindistan'da uzak bir adaya götürür.
Öğleye doğru Hz. Süleyman, divanı toplayarak gelenlerle görüşmeye başlar. Bir de ne görsün, Azrail (a.s.) da topluluğun içine karışmış, divanda oturmaktadır. Hemen yanına çağırır:
- Ey Azrail! Bugün kuşluk vakti o adama neden hışımla baktın? Neden o zavallıyı korkuttun?" der.
Azrail (a.s) cevap verir:
- Ey dünyanın ulu sultanı! Ben, o adama öfkeyle,hışımla bakmadım. Hayretle baktım. O yanlış anladı. Vehme kapıldı. Onu, burada görünce şaşırdım. Çünkü Allah (cc) bana emretmişti ki:
- "Haydi git, bu akşam o adamın canını Hindistan'da al!" Ben de bu adamın yüz kanadı olsa, bu akşam Hindistan'da olamaz. Bu nasıl iştir, diye hayretlere düştüm. İşte ona bakışımın sebebi bu idi.
9 Mart 2013 Cumartesi
KURANDAN KISSALAR
Lût aleyhisselâm Hazreti İbrahim\"in akrabası olup Filistin\"de iskân eden Sedum kavmine peygamber olarak gönderilmiş ve İbrahim âleyhisselâmın şeriatını tebliğ ile memur olmuştu.
Hazreti Lût\"un kavmi çok azgındı ve erkeklerle münasebeti âdet haline getirerek livata fiilini işliyorlardı. Bu iş için de bilhassa genç delikanlılar üzerinde kötü emel besliyorlardı.
Hazreti Lût kavmine tebliğe başladı ve bu çirkin fiilden vazgeçmelerini temin için nasihata başladı:
— Ey kavmim! Siz hâlâ göz göre göre o fuhuşu yapacak mısınız? Doğru kadınları bırakıp da çirkin bir şekilde erkeklere mi yanaşacaksınız? Sizden önce âlemlerden hiç biri bu haltı işlemedi. Siz hâlâ erkeklere gidecek, yolu kesecek ve meclisinizde edebsizlik yapıp duracak mısınız? Yoksa Allah\"ın azabına uğrarsınız., dedi.
Fakat o azgın kavim bu hak nasihatlere karşı şu küstahça cevabı verdiler:
— Haydi getir bize Allah\"ın azabını, eğer sen doğru söyleyicilerden isen!
Bunun üzerine Lût aleyhisselâm Allahü Teâlâ\"ya şöyle ilticada bulundu:
— Ey Rabbim! Ortalığı fesada veren bu azgın kavme karşı bana yardımcı ol!
Allah\"ın elçileri Cibril, Mikâil ve israfil ibrahim aleyhisselâma müjde ile geldiler ve dediler ki:
— Haberin olsun, biz bu Sedum ahalisini helak edecek olanlarız. Çünkü onlar hep zalim olup hadlerini aştılar! İbrahim aleyhisselâm:
— A, o beldenin içinde Lût var? dedi.
O elçiler:
— Biz orada kim olduğunu pek iyi biliriz. Her halde onu ve ehlini kurtaracağız. Ancak karısı öteki zalimler zümresinden oldu!
Bu elçiler genç delikanlı suretinde Lût aleyhisselâm\"a geldiler. Onların gelmesi Hazreti Lût\"u fenalaştırdı, eli kolu daraldı, son derece canı sıkıldı, «Bu çok müşkül bir gün!» diye söylendi. Kavmi ise Hazreti Lût\"a misafirlerinden murad almak için koşa koşa gelmişlerdi. Esasen onlar bundan önce de o çirkin fuhuşları irtikab ediyorlardı. Hazreti Lût kavmine:
— Ey kavmim! işte şunlar siz kavmime ait kızlarımdır. Onlar sizin için daha temizdir, size nikâh edeyim. Allah\"dan korkunuz ve beni misafirlerim hakkında rüsvây etmeyiniz! İçinizde size doğru yolu gösterecek aklı başında bir kimse yok mudur? dedi. Kavmi ise:
— Sen pek âlâ bilirsin ki, senin söylediğin kızlarına bizim ihtiyacımız yoktur. Sen bizim ne istediğimizi pek iyi bilirsin! dediler. Hazreti Lût kavmine:
— Eğer benim size karşı şahsî kuvvetim olsa, yahut kuvvetli bir şeye sığınabilsem size nasıl oyun oynayacağımı ben bilirdim, diye cevap verdi.
Bunun üzerine misafir melekler:
— Ey Lût, biz Allahü Teâlâ\"nın elçileriyiz. Onlar sana bir zarar" dokunduramazlar. Bırak gelsinler! dediler.
O azgınlar zümresi misafirlere doğru yürüdükleri zaman Allahü Teâlâ gözlerini silip süpürdü ve şaşkınlık içerisinde geriye dönüp helaki beklediler.
Aîlahü Teâlâ\"nın elçileri olan melekler daha sonra Lût aleyhisselâm\"a:
— Sen aileni beraber alarak gecenin bir kısmında çıkıp git! Içinden hiç biri kalmasın! Yalnız kadının kalsın. Çünkü onlara isabet edecek belâ ona da dokunacaktır. Bu kavmin helak ânı, sabah zamanıdır, dediler.
Onlar:
— Acaba sabah yakın değil midir? diye söylendiler.
Vaktâ ki Allahü Teâlâ\"nın emri geldi. O memleketin altı üstüne geçirildi, o sapıkların üzerine taşlar yağdırıldı. Hazreti Lût inananlarla birlikte kurtuluşa ererken, zalimlerin safında olan karısı da belâsını buldu.
Hazreti Lût daha sonra Hicaz havalisine gitmekle emrolundu ve vefatına kadar orada kaldı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)














