Antika alım satımı yapan biri vardı. Bu adam içkiye çok düşkündü. İçki bulamadığı zaman ispirto veya kolonya bile kullanırdı. Dinî bilgisi yoktu, anne babadan da görmemiş, hiç dindar dost edinmemişti. Kur’an okuyan küçük çocukları görünce öfkelenir ve:
– Bu devirde bu çocuklardan ne istiyorlar? Körpecik beyinlerini gericilikle dolduruyorlar, diye söylenirdi.
Belki de alkolik olması yüzünden eli sürekli titrerdi. Arkadaşları nasıl yaptılarsa onu güç bela ikna etmişler, İstanbul’da bir hocaya götürmüşlerdi. Hocaefendi ona şu tavsiyede bulundu:
– Evladım! Senin hastalığının dermanı Siirt’teki Gavs-ı Bilvânisî denilen zattır. Sen onun yanına gitmelisin, senin tedavin onun vereceği ilaçtadır.
Önce kulak asmak istemedi, bahaneler buldu, hatta unutmaya çalıştı. İşi sebebiyle Artvin’e gittiği bir gün, çeşitli sebepler çıktı, yolu Bitlis’e düştü. “Gelmişken şu denilen kişiyi de bir göreyim..” diye niyetlendi. Kasrik köyüne Gavs-ı Bilvânisî Abdülhakim Hüseynî (k.s) hazretlerinin yanına vardı. Hiç bilmediği, görmediği bir ortamdı burası. Her biri başka bir haldeki pek çok insan büyük bir muhabbet ve nezaketle kardeş olmuş, manevi zevk ve cezbe içindeydiler. Adam etkilendi, Hazret’in yanına giderek dedi ki:
– Efendim! Ben içki müptelası biriyim, bende her türlü kötülük vardır. Her şeye rağmen beni evlatlığa kabul eder misin?
Gavs-ı Bilvânisî hazretleri adama tebessüm etti ve dedi ki:
– Evladım! Gel, sen de bizim sarhoş evladımız ol.
Kaynak: Altın Silsile, Semerkand Yayınları

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder